3 Aralık 2014 Çarşamba
14 Temmuz 2013 Pazar
KAVALA'DA SON TÜRK

19. yüzyılın son dönemleri ve 20.yüzyılın ilk dönemlerinde, Balkanlar coğrafyası insanlık tarihinde yaşanmış en büyük dramlardan birine sahne oldu. Bitip tükenmek bilmeyen savaşlar ve bağımsızlığını yeni kazanan devletlerin bölge nüfusunun etnik yapısını değiştirme yönündeki açık veya gizli politikaları milyonlarca insanın yaşamını etkiledi. Bir taraftan devletlerin etnik yapının değişmesi için uyguladıkları baskı ve zulüm, diğer taraftan devlet otoritesinin kaybolmasından fırsat bulan çetelerin sergilediği vahşet, yüz binlerce insanın hayatına mal oldu ve milyonlarca insanın önce zorunlu göç, ardından da mübadele süreciyle yaşadıkları toprakları terk etmesine yol açtı. Yaşananlar tarihin sayfalarına etnik temizlik olarak yazıldı. Hayatta kalmayı başarıp yollara düşen insanların tek yapabildikleri, hüzünle ve bir gün tekrar geri dönebilme umuduyla doğdukları eve, yaşadıkları topraklara son bir defa bakabilmekti. Oysa göç yollarında onları bekleyen açlık, hastalık ve ölümden başka bir şey değildi.
Ne yazıktır ki, ne Balkanlardan göçe zorlanan ve hayatta kalmayı başaran insanlar ne de tarihçiler bu büyük dramı anlatmadılar. Hayatta kalmayı başaranlar acılarını yüreklerinin derinliklerinde saklamayı seçtiler; tarihçiler de yaşananları görmezden geldiler. Balkanların etnik yapısının değişmesi sonucu yaşanan bu büyük dram unutturulmak istendi ve unutturuldu.
Kavala'da Son Türk: Balkanlarda Mübadelenin Tarihi, unutulan bu insanlık dramını yeniden gündeme taşıyacak. Bir muhacir çocuğu olan Yavuz Başarır, üzerine düşen sorumluluğu insancıl bir bakış açısıyla yerine getiriyor.
Titiz ve yoğun bir çalışmanın ürünü olan Kavala'da Son Türk: Balkanlarda Mübadelenin Tarihi, ciddi kaynaklara dayanan tarihsel bir çalışma olmanın yanında, unutulan ve unutturulmak istenen bu insanlık dramını yeniden gündeme taşımakla önemli bir görevi yerine getiriyor.
14 Kasım 2012 Çarşamba
SAMSUN ATATÜRK HEYKELİ ve ÇOCUK
30 Mayıs 2011 Pazartesi
İRAN ŞAHI SAMSUN'DA
İran’da saltanatı Kaçar hanedanından devralan Şah Rıza Pehlevi’nin de Ankara’yı ve Atatürk’ü ziyaret etmek istediği biliniyordu. (2) Atatürk de, 1932’de Tahran’a büyükelçisi olarak atanan Hüsrev (Gerede) Bey’e, Şah ile görüşmek istediğini bildirmişti. (3) Bu ziyaret, iki yıl sonra, 1934 yılının Haziran ayında gerçekleşti.
Şah, Türkiye ziyareti için 3 Haziran 1934 tarihinde Tahran’dan ayrıldı ve 10 Haziran günü Gürbulak sınır kapısından Türkiye’ye geçti. Rıza Şah’ın heyeti, başbakanı ve üç ordu komutanı dahil, yirmi kişiden oluşuyordu.
Şah’ı sınırda, 3. Ordu Müfettişi Ali Sait ile Kolordu Kumandanı Kemal Paşalar, Beyazıt Kaymakamı İmadettin Bey, Cumhurbaşkanlığı Yaveri Cevdet Bey ile Hariciye Vekaleti 3. Daire Şefi Kemal (Köprülü) Bey’den oluşan bir heyet karşıladı. (4)
Otomobillerle Iğdır ve Kars üzerinden 12 Haziran’da Erzurum’a gelen İran Şahı ve beraberindekiler geceyi 3. Ordu’nun tesislerinde geçirdi. Kafile ertesi sabah Gümüşhane’ye hareket etti. Öğle yemeğini Bayburt’ta yiyen Şah, akşam üzerine doğru Gümüşhane’ye ulaştı ve geceyi burada geçirdi. (5)
Şah’a refakat etmek üzere Atatürk tarafından görevlendirilen Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü (Aras) ile daha önceden Ankara’ya dönen Tahran Büyükelçisi Hüsrev (Gerede) Beyler, heyeti Maçka’da karşıladı. Daha sonra Trabzon’a gelindi. Burada Şah’ı büyük bir kalabalık karşıladı. Askeri tören kıtasını selamlayan Şah ile beraberindekiler Yavuz zırhlısına binerek, iki muhribin eşliğinde Samsun’a hareket etti.
Karşılama töreni için süslenen iskele ve kurulan takŞahın gelişi şerefine, karaya çıkacağı iskeleye bir tak kurulmuş ve üzerine “safa geldiniz” ibaresi yazılmıştı. Tak’ın sağına ve soluna Türk ve İran bayrakları asılmıştı.
Samsun’da Şah’ı 15 Haziran sabahı Vali Arif (Akgün) Bey ve diğer resmi görevliler ile şehrin ileri gelenleri karşıladı.
İran Şahı Samsun’da kendisini karşılamaya gelenleri selamlıyor
Şah ve beraberindekiler iskeleden istasyona geldi. Şah’ın geçtiği Hükümet Caddesi’ndeki binalar Türk ve İran bayrakları ile süslenmişti.
Türk ve İran bayrakları asılan Hükümet Caddesi’ndeki Lüks Otel ve Kefeli Apartmanı
İran Şahı uğurlamaya gelenleri selamlıyor
Tevfik Rüştü ve Hüsrev Beyler trendeİstasyonda Şah’ı Ankara’ya yolcu etmek üzere büyük bir kalabalık toplanmıştı. Özel tren, halkın “teşyi ve tezahürat” nidaları arasında yola çıktı.
İran Şahı’nı Ankara’ya uğurlayan Samsunlular16 Haziran’da öğleden sonra Ankara’ya varan Şah’ı istasyonda Atatürk karşıladı. Resmi karşılama töreni, Atatürk’ün de katılımıyla burada yapıldı. (6)
Akşam, Çankaya Köşkü’nde Şah’ın onuruna bir yemek verildi. Ertesi akşam ise, Atatürk’ün bu ziyaret için bestelenmesini istediği Özsoy operasının ilk temsiline iki devlet başkanı ile Başbakan İsmet İnönü ve kalabalık bir davetli grubu katıldı.
Şah, sadece Ankara’yı ziyaretle kalmadı. Atatürk ile Rıza Şah, birçok ili ziyaret ettiler, fabrika ve tesisleri gezdiler, askeri tatbikatlara katıldılar.
Şah için resmi uğurlama 2 Temmuz’da Ankara Garı’nda yapıldı. Şah ve beraberindeki heyet, Ankara’dan Samsun’a trenle, Samsun’dan Trabzon’a bir Türk savaş gemisiyle, Trabzon’dan Gürbulak’a da karayolu ile gitti ve 6 Temmuz’da Gürbulak’tan İran’a geçti. (7)
Dönüş yolunda Şah’a yine Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Bey refakat etti. Yanında bu sefer, Hüsrev Bey’in yerine Tahran’a yeni atanan büyükelçi Enis (Akaygen) Bey vardı.
Ziyaretle ilgili Türk basınında çıkan günlük haberlerden başka, dış basında da haber ve değerlendirmeler yayınlandı. 16 Haziran 1934 tarihli Times ile 21 Haziran 1934 tarihli Near East India adlı gazetelerinde, Rıza Şah’ın Türkiye ziyaretinin büyük önem taşıdığına ilişkin yazılar çıktı. (8) Gerçekten de, bu ziyaret, 1937 yılında imzalanan Sadabat Paktı Antlaşması’na giden yolda önemli bir kilometre taşı olmuştur. (9)
2 Ekim 1935’te Cenevre’de Türkiye, İran ve Irak arasında bir saldırmazlık anlaşması parafe edilmiş, buna daha sonra Afganistan da katılmış ve nihayetinde 8 Temmuz 1937’de Tahran’daki Sadabat sarayında imzalanan dörtlü anlaşma ile Sadabat Paktı oluşturulmuştur.
___________________________________________________
1 Bilal N. Şimşir, Atatürk ve Yabancı Devlet Başkanları I, Ankara, 1993, s.20-24
2 Günay Çağlar, “Atatürk’ün Tahran Büyükelçisi Hüsrev Gerede Zamanında Türkiye-İran İlişkilerine Bir Bakış”, IV. Uluslararası Atatürk Kongresi, Ankara, 2000
3 Hüsrev Gerede, Siyasi Hatıralarım I İran (Ağustos 1930-Haziran 1934), İstanbul, 1952
4 Hakimiyet-i Milliye, 12 Haziran 1934, Sayı 4628
5 Cumhuriyet, 15 Haziran 1934, Sayı 3626
6 L. Hilal Akgül, “Rıza Han’ın (Rıza Şah Pehlevi) Türkiye Ziyareti”, Yakın Dönem Türkiye Araştırmaları, İ.Ü. Atatürk İlkeleri ve Inkilapları Enstitüsü Yayını, 2005, Sayı 7, s. 1-42
7 Ahmet Özgiray, “İngiliz Belgeleri Işığında Türk-İran Siyasi İlişkileri (1920-1938)”, E.Ü. Edebiyat Fakültesi Dergisi
8 Meliha Anbarcıoğlu, “Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve İran’da Yapılan Reformlar”, A.Ü. Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Doğu Dilleri, Cilt III, Sayı 4, s.20
9 Namık Sinan Turan, Doç. Dr., “Atatürk Dönemi Dış politikasında Ortadoğu’nun Yeri Üzerine”, Ortadoğu Etüdleri, Ocak 2010, Cilt 1, Sayı 2, s.176
9 Mayıs 2011 Pazartesi
25 Eylül 2010 Cumartesi
SAMSUN'da ESKİ BAYRAMLAR
Yavuz Başarır Araştırmacı-Yazar
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk’a şöyle başlar: “1919 yılı Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım.”
19 Mayıs 1919, Türkiye Cumhuriyet’inin doğuşunun ilk günüdür ve bu doğuş Samsun’da başlamıştır. Bu nedenle, Cumhuriyetin her bayramı, Samsun’da, başka bir heyecanla kutlanır.
Burada size, bu heyecanlı kutlamalardan bir demet sunmak istiyorum. Bu fotoğraflar, Mehmet Başarır tarafından 1930’lu yılların Cumhuriyet ve Gençlik ve Spor bayramlarında çekilmiştir.
19 Mayıs bayramlarında Atatürk’ün Samsun’a çıktığı Park İskelesi, defne yapraklarından çelenklerle süslenirdi. Mustafa Kemal Paşa’nın bir fotoğrafı askerlerin ya da öğrencilerin ellerinde, iskeleden karaya çıkarılır ve Atatürk Anıtı’na kadar getirilirdi.
Atatürk Anıtı’na çelenkler konulur, resmi tören yapılırdı.22 Eylül 2010 Çarşamba
7 Eylül 2010 Salı
Cumhuriyete Kadar SAMSUN ve LİMANI
Samsun’un siyasi tarihini ekonomik tarihinden ayırmak doğru olmaz. Zira, bir liman şehri olarak ilkçağdan beri önemli bir yer işgal etmiş, bölgesinin ihracat ve ithalat limanı olarak hayati bir işlev görmüştür.
Samsun’u limanından, limanını da hinterlandından ayırmak doğru değildir. İlkçağlarda Samsun limanının ardbölgesi, Amasya, Tokat, Merzifon, Kavak’tan oluşuyordu. Tabii ki bunlara Bafra, Çarşamba, Terme ile şehrin yakın köylerini de katmak gerekir.
Tarih boyunca Karadeniz limanları, arkalarındaki geniş hinterlandları sayesinde hareketli bir ticaret hayatına sahip olmuşlardır. Bu ticareti ilk geliştirenler, İyonyalı tüccarlardır. Batı Anadolu’daki şehir devletlerinden Phokaialı (Foçalı) ve Miletoslu tüccarlar, İÖ 7. yüzyılda Karadeniz’e geçerek kıyılarda ticaret kolonileri kurmuşlardır.
Bunlardan biri de, İÖ 18. yüzyıldan beri Gaşkaların yaşadığı Samsun’dur. Miletoslular bu limana Amisos diyerek, arkasındaki zengin hinterlanddan topladıkları kendiri diğer bölgelere ihraç etmeye, buranın ihtiyacı olan tuzu da Karadeniz’in kuzeyindeki limanlardan ithal etmeye başlamışlardır.
Karadeniz’de ticareti arttıran, Avrupa ile Karadeniz limanları arasında sürekli bağ kuran İtalyan şehir devletleri olmuştur. Venedikliler ve Cenevizliler, Bizans ile anlaşmalar yaparak Karadeniz’e geçip kendi kolonilerini kurmuşlardır.
11. yüzyılın ortalarında bölgeye Cenovalılar geldi ve Sinop başta olmak üzere, Samsun’a hakim oldular. Şehrin adını da Amisos’tan Simisso’ya çevirdiler. Aynı yüzyılın sonlarına doğru bölgeye Türkmen akınları başladı. İlk gelenler Danişmendlilerdi. Ancak, Danişmendliler Cenevizlilerin Simisso kalesini ele geçiremeyince, karşısına Türkler için ikinci bir kale inşa ettiler. Selçuklular zamanında buradaki Türk yerleşimi tamamlandı ve bu yeni yere “Müslüman Samsun” denilmeye başlandı. Hıristiyanların oturduğu eski kale civarına ise “Gavur Samsun”, “Kafir Samsun” ya da “Kara Samsun” denildi.
İki Samsun, bölgenin tamamen Osmanlı hakimiyeti altına girdiği 1428’e kadar birlikte hayatiyetini sürdürdü. II. Murat zamanında Samsun kalesinin zaptedilmesinden sonra Cenevizliler şehri terketti ve bölge tamamen Osmanlı hakimiyetine geçmiş oldu.
Cenevizlilerin bölgeden çekilmiş olmalarına rağmen, diğer hıristiyan unsurlar, Rumlar ve Ermeniler Samsun’da oturmaya devam ettiler. Osmanlı vatandaşı olan Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler Samsun’da ve ardbölgesinde ticaret yapmaya devam ettiler.
16. yüzyuılda Karadeniz kıyılarındaki Batum, Soçi, Azak, Kefe, Akkerman, Kili gibi önemli liman ve kalelerin Osmanlılar tarafından zaptedilmesi ve bütün kıyıların Osmanlı egemenliğine girmesiyle Karadeniz bir iç deniz hüviyetine girdi. Dolayısıyla bu limanlardan yapılan ticaret de iç ticaret haline geldi. Fakat, bu durum ne Samsun’un ne de diğer limanların ticari faaliyetini azaltmadı.
Samsun limanından kendir ve kenevir ile bunlardan mamul kumaşlar gönderiliyor, karşılığında mahalli ihtiyaçlar karşılanıyordu. Fakat zamanla düşük boyuttaki bu ticaret şehrin gelişmesine pek yaramadı. 17. yüzyılda Anadolu’daki, bir türlü önü kesilemeyen Celali isyanları, limanın ardbölgesiyle ilişkisini kopardı. Amasya’dan, Tokat’tan, Merzifon’dan dışarıya gönderilecek mallar gelmez oldu.
Yine bu dönemde Kazak ve Abhaz korsanların Karadeniz’deki denizyolu güvenliğini sarsmaları ve hatta İstanbul Bebek yakınlarına kadar gelerek köyleri tarumar etmeleri deniz ticaretini olumsuz etkiledi. Kazaklar, şayka adını verdikleri küçük gemilerle Samsun’a da birkaç defa baskın yaptılar. Bu durumun önünün alınaması halkta korku ve paniğe yol açtı. Sonuçta Samsun limanından yapılan hububat, pirinç gibi malların sevkiyatlarında azalma oldu. Bu durum, şehrin genel yapısını da etkiledi ve Samsun nüfus bakımından küçüldü ve halkı fakirleşti.
17. yüzyılın sonlarında Rusya, önemli bir düşünü gerçekleştirdi ve Kırım’daki Azak kalesini alarak hem Karadeniz’i çepeçevre saran Osmanlı topraklarında ilk gediği açmış, hem de kendisine Karadeniz’e çıkma imkanı veren bir su başını elde etmiş oldu. Bundan yüz yıl sonra da, Küçük Kaynarca Antlaşması ile Karadeniz’de serbestçe ticaret yapma hakkını ele geçirdi. Böylece Karadeniz, Osmanlılar için bir iç deniz olmaktan çıktı.
18. yüzyıldaki gelişmeler, Osmanlı Devleti’nin sadece Karadeniz üzerindeki mutlak hakimiyetini kaybetmekle kalmadığını, aynı zaman “sadık ve bendesi” olan tüccarlarını da kaybettiğini gösterdi. Karadeniz limanlarında ikamet eden ve Devlet’e vatandaşlık bağı ile bağlı olan bazı Rum ve İtalyan tüccarların, gemilerini Rus bandralı yaptıkları ya da Rus bandralı gemileri işletmeye başladıkları anlaşıldı. Osmanlı Devleti, bu gemilerde Osmanlı reayasının çalışmasını yasaklamak istediyse de bunda tam başarılı olamadı.
Bunlar olumsuz gelişmeler olarak görünürken, aynı zamanda Sinop, Samsun, Trabzon, Amasra gibi liman şehirleri ve dolayısıyla Osmanlı ekonomisi için bazı olumlu sonuçlar da doğurdu. Rusya’dan geri kalmak istemeyen İngiliz ve Fransızlar da Karadeniz’de serbest ticaret yapabilme hakkı için Osmanlı Devleti’ne baskı yaptılar ve 19. yüzyılın başlarında bu imkanı elde ettiler.
Özellikle Kırım Savaşı’ndan sonra İngiliz ve Fransız şirketlerinin Karadeniz ticaretinde önemli bir paya sahip olmalarıyla, diğer limanlarda olduğu gibi Samsun limanında da ticari faaliyetler arttı ve sonucunda Samsun şehri yeniden gelişmeye başladı.
İki önemli unsur daha, bu gelişmeyi hızlandırdı. Bunlardan ilki Samsun ve çevresinde, özellikle de Bafra’da yetiştirilen tütünün kalitesinin artması ve Avrupa’ya ihraç edilmesidir. İkincisi, Karadeniz’deki ticaretin buharlı gemilerle ve tarifeli seferlerle gerçekleştirilmeye başlanılmasıdır.
Ardbölgeden limana mal getirmek kolay değildi. Çarşamba, Bafra, Kavak ve diğer kasabalardan Samsun’a ulaşım karayoluyla sağlanıyordu. Malların limana nakli, toprak yollardan gerçekleştiriliyordu. Nakliye kağnılarla ya da at, deve, katır gibi hayvanlar vasıtasıyla yapılıyordu. Toprak yollar ise, çoğunlukla balçıktı, dereler ve ırmaklar üzerinde köprü sayısı çok azdı. Bu olumsuzluklar, malların naklini hem süre hem de maliyet açısından zorlaştırıyordu. Samsun ile Bafra arasındaki yol, birçok yerde bataklıklardan geçiyor, Çarşamba yolu ise sürekli su taşkınları nedeniyle çamur deryası gibiydi.
Samsun’da Cenevizlilerden kalan kale tamamen tahrip olmuştu. Danişmendlilerden kalan 700 yıllık kale ise yıkıntı halindeydi. Enkaza dönüşmüş surların kalıntıları şehrin genişlemesine, bazı yerlerde yeni caddeler açılmasına engel teşkil ettiği gerekçesiyle 1880’lerde tamamen yıktırıldı.
Aynı yıllarda, Samsun-Bağdat yolu olacağı söylenen ve öncelikle Samsun’u Sivas’a bağlayacak yeni bir şose yol yapımına girişildi. Şehir içinde Subaşı’ndan başlayan ve Unkapanı sırtlarına tırmanıp dağları aşan bu yola daha sonra Bağdat Caddesi adı verildi. Bu yol, uzun yıllar, Samsun’u Anadolu’nun içlerine bağlayan yegane yol olarak hizmet verdi.
O dönemde şehri kuşatan birçok sazlık ve bataklı alan vardı. Şehrin kuzeyinde Gümrük ve Fener arasında arasında kalan yerler sazlık ve bataklıktı. Güneyde şehrin Çarşamba çıkışında ve koşu alanının bulunduğu düzlükte de geniş bataklıklar vardı. Buralar, hem kullanılamaz alanlardı hem de çevreye sıtma yayan sivrisinek yuvalarıydı. Zamanla bu yerler kurutulmuş, ağaçlandırılmış ve halkın kullanımına açılmıştır.
Sıtma salgınları, Samsun için olağandı, fakat 1910 yılında çıkan kolera salgını şehir halkına çok sayıda ölüm getirdi. Salgının yayılmasını önlemek için özellikle gemi ile giriş çıkışlar kontrol altına alındı. Aylar boyunca, yolcuların çıkışına izin verilmediğinden 2 binden fazla insan ortalıkta sefil oldu. Bir kısmı deniz kenarındaki barakalarda yatıp kalktı. Ancak, bu barakaların neredeyse her tarafı harap vaziyette olduğundan insanları koruduğu söylenemezdi.
1890 yılına kadar Samsun limanında tek iskele vardı. Bütün mal yükleme ve boşaltmaları ile yolcu indirme ve bindirmeleri buradan yapılırdı. İskelede yeterli su derinliği olmadığından gemiler yanaşamaz, açıkta demirlerdi. Mallar ve yolcular mavnalarla taşınırdı. Bu durum birçok sorunu ortaya çıkarıyordu.
Deniz dibindeki kumlar, fırtınalı havalarda sürekli yer değiştirdiğinden iskelenin ucundaki su derinliği sık sık değişirdi. Sığlaşma çoğaldığında mavnalar ve çaparlar iskeleye yanaşamazdı. Bu durumda, kayıkçılar, yarı bellerine kadar soğuk suların içine girerek yolcuları sırtlarında taşırlardı. Aynı durum, mal taşınmasında da yaşanırdı.
Sonraki yıllarda limana başka iskeleler de yapıldı. Kullanım amaçlarına göre, un iskelesi, gaz iskelesi gibi adlar verildi. Bunlar içinde en önemlisi Fransız Reji Şirketi’ne ait tütün iskelesidir.
Fransız Reji Şirketi’ne ait Samsun Sigara Fabrikası 1893’te faaliyete başladı. Fabrika binaları, depolar, idari binalarla birlikte Şirket, Samsun’un merkezinde büyük bir yer işgal eder hale gelmişti. Gümrüğün yanında, kurutulan bataklık alanda yüklenecek tütünler için depolar ve rüsumat binası yanısıra bir de iskele inşa edildi. Bu iskele, sadece tütün yüklemesinde değil, gerektiğinde diğer amaçlar için de Samsun’a hizmet etti. 1915 yılında Rus gemileri Samsun’u bombaladığında bütün iskeleleri yıkıp Fransızlara ait diye sadece Tütün İskelesini sağlam bırakmışlardı.
Samsun’u çevreye bağlayan dış yolların perişanlığı yanında, şehir içinde de muntazam hiçbir yol yoktu. Şehir içi yollarının tamamı topraktı ve her zaman çamur içindeydi. 1890’larda ana yollardan bazıları ile bir kısım kaldırımlar taşla döşendi. Ancak, halkın çamurlu sokaklardan kurtulması için Cumhuriyet dönemini beklemek gerekecekti.
devam edecek
2 Eylül 2010 Perşembe
13 Ağustos 2010 Cuma
MEHMET BAŞARIR KİMDİR
Mehmet Başarır 1917 yılında Kavala’da doğdu. Çocukluk yılları, Birinci Dünya Savaşı yıkıntılarının getirdiği zorluklar içinde geçti. Lozan Anlaşmasından sonra 1924 yılındaki büyük mübadele sırasında ailesi ile birlikte Türkiye’ye göç etti. Ailesi Samsun’a yerleştirildi.
İlk, orta ve lise tahsilini Samsun’da yaptı. Fotoğraf ile daha çocukluk yıllarında tanıştı. İlk fotoğraf makinasını babası hediye etti. 1933 yılında, o dönem Anadolu fotoğrafçıları için neredeyse ulaşılmaz olan Leica marka körüklü makinasını satın aldı ve 20 yıla yakın bir süre bu makinayı kullandı. O günlerin teknolojik olarak kısıtlı imkanları ile amatör bir heves olarak başladığı fotoğraf çekmeyi hayatı boyunca sürdürdü.
Sanatsal işaretler taşıyan ilk fotoğrafları Samsun’un doğal çevresine ait olanlardır. Seyahat etme ve gezdiği yerlerde gördüğü doğal güzellikleri objektifine yansıtma merakı, Mehmet Başarır’ın fotoğraflarına temel teşkil eden en önemli unsurdur.
Bu amaçla, Sivas’dan, Malatya’dan İstanbul’a ve İzmir’e kadar birçok ili dolaştı ve buraların doğal güzelliklerini ve mimari yapılarını objektifine yansıttı. Bu fotoğraflarda Mehmet Başarır’ın araştırmacı, gözlemci ve yaratıcı kişiliği açıkça ortaya çıkmaktadır.
Fotoğraflarının diğer önemli bir bölümü de, asker tiplemeleri ve portrelerinden oluşmaktadır. Bu fotoğrafların, o dönemin askeri kıyafetlerini, askeri çalışmalarını yansıtmıştır.
Cumhuriyete bağlı, onu koruyan ve kollayan bir gençliğe aidiyeti, fotoğraflarının önemli bir bölümünde açıkça hissedilmektedir. Gençliğe, spora, izcilik ve bayram törenlerine ait fotoğraflarının, Atatürk devrimlerine bağlılığının izlerini taşıdığı açıkça görülmektedir.
Arkadaş portrelerinden ve insan tiplemelerinden oluşan fotoğraflarında ise, dostluk ve insan sevgisinin ışıltısını görmek mümkündür.
Mehmet Başarır’ın tüm fotoğrafları, döneminin teknolojisi içinde siyah beyaz çalışmalardır. Fotoğraflarında doğal mizansen ve ışık kullanmaya özen göstermiş, sadelik ve yalınlığı esas almıştır.
1940 yılında katıldığı Halk Evleri Amatör Fotoğraf Yarışmasında “Bakır’da Bir Sokak” isimli fotoğrafı ile Türkiye dördüncülüğü ödülünü kazanmıştır.
Ödül kazanan bu fotoğraf, halen ilgili kuruluşun arşivinde mevcut olup, 1992 yılında TRT tarafından hazırlattırılan ve TRT 2’de yayınlanan 6 bölümlük “Türk Fotoğrafçılık Sanatı” adlı belgeselde de yer almıştır.
1953’ten sonra sinema filimciliğine ilgi duymuş, çektiği 8 mm.lik filmlerle Samsun ve çevresi hakkında bugüne ulaşan belgesel tesbitlerde bulunmuştur.
Mehmet Başarır, fotoğraflarının önemli bir bölümünü bir kitapta toplamak ve bir bölümünü de sergilemek yönünde başladığı çalışmalarını sona erdiremeden 1999 yılında Samsun’da öldü.
Ölümünden kısa bir süre önce kendisi ile uzunca bir röportaj yapan Samsunlu fotoğraf sanatçısı Ömer Altay’ın Mehmet Başarır’ın fotoğrafları ve sanatı hakkındaki görüş ve değerlendirmeleri şöyledir:
“Mehmet Başarır’ın fotoğraflarının karakteristik özellikleri, manzara ağırlıklı çalışması ve daima en uygun açıyı ve ışığı yakalamaktaki ustalığıdır.
Fotoğraflarının önemli bir bölümü Samsun’un çevresine ve doğal ortamına aittir ve özellikle deniz ağırlıklı çalışılanları ciddi sanatsal değer taşımaktadır.
İnsan tiplerini az çalışmış olmasına rağmen, portre değeri taşıyan bu tip fotoğraflarında da insan, ışık ve doğal çevre üçlüsünü ustalıkla kullanmıştır.
Mehmet Başarır, döneminin kısıtlı teknolojik imkanları ile sanatsal değeri bugüne kadar ulaşan, Samsun’un kültürel yapısını da yansıttığı fotoğraflar çekmiş ve ogünleri günümüze taşımıştır.”
İBRAHİM ÖZTÜRK KİMDİR
İbrahim Öztürk 1891 yılında Razgrad’da doğdu. İlk ve orta tahsilini Razgrad’da tamamladı. 1915 yılında, Bulgar baskısından kaçarak İstanbul’a geldi. Burada Sıhhiye Mektebi’ne girdi ve 1918 yılında mezun oldu. İlk görev yeri Erzincan Merkez Sıhhiye Memurluğudur.
1919 yılı Nisan ayında Samsun’a tayin edildi. 19 Mayıs 1919 günü sabahı Mustafa Kemal Paşa’yı Samsun’da ilk karşılayanlardan olma şerefine erişti. Bu günün hikayesi, sunduğumuz “19 Mayıs 1919’un Gizli Tanığı İbrahim Öztürk” videosunda etraflıca anlatılmıştır.
1919 Haziran’ında Fatsa’ya tayin oldu. 1932 yılında, önce Fatsa Liman Reisliği Katipliğine atandı ve 1935 yılında Liman Reisi oldu. Fatsa, Tirebolu, Gerze ve Ünye Liman Reisliği görevlerinde bulunduktan sonra 1947 yılında Devlet hizmetinden emekli olarak Samsun’a yerleşti.
Bir süre Ankara’da yaşadıktan sonra 1974 yılında Samsun’da öldü.
SOHBET
Bildiğiniz gibi, bir süreden beri “blog”umda videolar yayınlanmaktadır. Önce Rumeli’den Göçler ve Rumeli Şehirleri adlı videolar yayınlandı. Bu videolarda kullanılan ve 19. yüzyıl Rumeli’sini anlatan görsel malzemeler, tamamiyle 1890 ila 1925 yılları arasındaki fotoğraflara dayanmaktadır. Bu fotoğraflarla dönemin siyasal tarihini anlatmaya devam edeceğiz. Ayrıca, Rumeli’deki toplumsal hayatı yansıtan fotoğraflardan oluşan videolarla bölgenin bir de sosyal tarihini anlatmaya çalışacağız.
Bunlardan başka Mehmet Başarır ile İbrahim Öztürk’e ait videolar da yayınlandı. Bugün, benim canlarım olan bu insanların bana bıraktıkları mirası anlatan biyografilerini yayınlıyorum. Umarım, sizler için de ilgi çekici olacaktır.
İbrahim Öztürk benim dedemdi. Alçakgönüllü, hoşgörülü ve sevimli bir insandı. Bir devrin önemli olayına tanıklık etmesine rağmen, bundan kişisel bir çıkar sağlamayı hiç düşünmedi. Ailesi olarak bizler de, onun bu isteğine hep saygı gösterdik.
Beş yıl önce, ailemin tarihini derlemeye ve bir kitap haline getirmeye karar verdiğimde, dedemin hikayesinin de burada yer alması kaçınılmaz olmuştu. Bu kitabı yazdım ve sadece aile üyelerime dağıttım. Ancak, aldığım teşekkürler ve bu kitabın, ailemin dışında da okunmaya değer olduğu yolundaki teşvikler, beni bu hikayeleri yarı belgesel bir roman tarzında yeniden kaleme almaya itti.
Bu videoda yer alan hikaye, dedemin bizlere bıraktığı en büyük mirastır. Bu miras, hiçbir maddi değer ile ölçülemez.
Mehmet Başarır benim babamdı. Çalışmaktan bir gün bile yılmamış bir adamdı. Günde 14 saat, yılda bir hafta tatil yaparak 360 gün çalışırdı. Arada bunalıp, artık çok yorulduğunu, bundan böyle çalışmayacağını söylediği her günün ertesinde sabah saat 6’da işinin başına giderdi.
Samsun’daki ilk amatör fotoğrafçılardandı. Fotoğrafa olan merakı ve sevgisi, onu genç yaşında ülke çapında ödül kazanmaya götürdü. Bugün bize hiçbir değer ile ölçülemeyecek 70-80 yıllık bir fotoğraf arşivi bıraktı. Tozlu albüm sayfalarında kalmış bu fotoğrafları, gün ışığına çıkarmak görevi de bize düştü.
Bu videolar önceki tarihlerde İstanbul Kültür Sanat’ın facebook sayfasında yayınlandı. Şimdi de benim “blog”umda sizlere sunulmaktadır.
Saygılarımla,
Yavuz Başarır
12 Ağustos 2010 Perşembe
11 Ağustos 2010 Çarşamba
13 Haziran 2010 Pazar
5 Haziran 2010 Cumartesi
27 Mayıs 2010 Perşembe
MATEM
Bir kadın karalar bağladı
Matem günlerinin kutsal anısını
Mumların sıcaklığında yudumlayarak
Boşluğun kenarına tutundu.
Bir gölge düştü
Sonsuzluğun kanatlarını açarak
Derinlerde dondu kaldı.
Bir çığlık yükseldi
Bulutların yumuşaklığına yaslanarak
Uzaklara gözyaşı taşıdı.
Bir fidan boy verdi
Toprağın bağrından uzanarak
Güneşi bir solukta içti.
Bir bülbül öttü
Çığlığın saltanat sürdüğü yerleri
Bir anda fethetti.
Bir kadın karalar çözdü
Kaynaktan doldurduğu taslarıyla
Susuzluğunu bastırarak
Yaşamın ortasına atıldı.
18 Mart 2010 Perşembe
TRENDEKİ KADIN
Öfkeler duman duman
Olanı biteni bu
Ben bir trene bindim
İstasyonda beni sevenleri bıraktım
Yanıma hiç eşya almamıştım
İsmimi bile değiştirmiştim
Öfkelerimi duman duman attım içimden
Gözlerimdeki yara izini sildim
Trende sana rastladım
Olanı biteni bu
Seni nasıl tanıdım şaştım kaldım
Önce ellerini tanıdım
Sonra yıldız yıldız bakışlarını
Uyuyanları seyre dalmıştın
Ben sana dönüktüm
Ben seni sevdim
Olanı biteni bu
Sen beni tanımamıştın
Gözümde güneş gözlüğü vardı
Rengim uçuktu ben başkaydım
Trenin sonuna gelmiştim
Üstelik gözlerim yoktu ne de ellerim
Bakışların bana yetmedi.
14 Ocak 2010 Perşembe
KÜÇÜK ÇİÇEK
Bütün suçu
Yaşama nedeni bilememekti
Çünkü küçük çiçek
O zamana dek
Tanımamıştı
Ne bir arı ne bir kelebek
Bir gün
Arıyı gördü ilk kez
Sokuldu arı çapkıncasına
Kırk yıllık ahbapmış gibi
Geldi kondu çiçeğe
Kirli ayaklarıyla çiğnedi
Çiçeğin binbir zahmetle
Dokuduğu halısını
Bir de bunlar yetmezmiş gibi
Kanını emmeye başladı
Doğrusu
Dayanılır gibi değildi artık
Çiçek güçlü yapraklarını
Örttü birbiri üzerine
Yaşamın sarhoşluğunda
Boğuverdi arıyı
O günden sonra
Yaklaştırmadı kimseyi yanına
Günler birbiri üstüne düştü
Güneş kayboldu bulutların arkasında
Yağmur daha bir büktü belini çiçeğin
Karların beyazlığında uykuya dalarken
Suçunu bile bilmemekteydi
Küçük çiçek.
+1936-tarama0001.jpg)








